Değerli okuyucularım merhabalar. Bu hafta yazımı, Zafer haftasına yani 26 ve 30 Ağustos’a ayırdım. Malum ağustos ayı Türk Milletinin zaferlerle, çağı ve koşulları değiştirmesi ile anılan olayların geçtiği bir aydır.
Ne tesadüftür ki 26 Ağustos hem Malazgirt Meydan Muharebesi hem de Türk kurtuluş Savaşı olarak bilinen Büyük Taarruzun yıl dönümüdür. Malazgirt Anadolu’ya yeniden giriş, Büyük Taarruz da ebediyete kadar Anadolu’yu Türk Yurdu olarak ilan ediş vaktidir. Kutlu olsun…
26 Ağustos 1071. Sultan Alparslan, yiğit komutan. Kendini milletine ve dini mübine adamış bir karakter. Çocuklarımıza gururla adını verdiğimiz yol başçımız, başbuğumuz. Malazgirt Malazgirt olalı öyle bir yiğit görmedi. Öyle inanmış ve çelik gibi duran her birinin göğsünde iman ve gözlerinde Yaratan’a teslimiyetle savaşa hazır bir asker de görmedi. Sultan Alparslan, komuta ettiği askerinin başına geçerken tarihin bile şaşırdığı bir davranışta bulunmuştu. O gün beyaz bir kıyafetle göründü meydanda. Atının da kuyruğunu bağlamıştı. Bu savaş “varoluş-yokoluş” savaşıydı. Bizans askerlerinin komutanı Romen Diojen Türkleri ve savaş hamlelerini anlamakta zorlanıyordu. Nitekim Türklerin HİLAL TAKTİĞİ ile Diojenin askerleri darmadağın oldu. Artık Anadolu Türk Yurdu olmanın muştusunu söylüyor, Malazgirt ovası sevinçten ağlıyor, Anadolu toprakları sahiplerine yeniden “hoş geldiniz, şeref verdiniz” diyerek Sultan Alparslan ve askerlerini karşılıyordu. İşte böyle bir komutanın ve milletin ahvadı olmak her kula nasip olmaz, her millet de böyle günleri kutlayacak tarih bulamaz.
Gelelim 26 Ağustos 1922 tarihine. Büyük Taarruz, (Osmanlı Türkçesi: بیوك تعرض), Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusunun düşman Yunan kuvvetlerine karşı başlattığı genel saldırının adıdır. Bakanlar Kurulu taarruz kararını almış ve 14 Ağustos 1922 tarihinde kolordular taarruz için yürüyüşe geçmiş, 26 Ağustos'ta saldırı başlamış, 9 Eylül'de Türk Ordusu İzmir'e girmiş ve 18 Eylül'de de Yunan Ordusu'nun Anadolu'yu tamamen terk etmesiyle savaş sona ermiştir.Ayrıntıları tarihçilere bırakmakla birlikte burada vurgu şudur. Türk Milleti tarihten önce vardı, tarihten sonra da vardır ve Türk’ün sayısız destanı vardır. Bu destanlar, başka milletleri kıskandıracak kadar fazladır. Halk bilimci ve tarihçiler iyi bilir ki bir milletin destanı ne kadar çoksa o kadar mitolojik ve kadim bir geçmişi vardır. Bizim için Anadolu’yu Türk Yurdu yapan bu iki yiğit komutan, iki başbuğ destan yazmıştır. Ben şahsen hiç çekinmeden yakın dönem Anadolu topraklarında geçen “Ergenekon Destanı” diyorum. Çünkü benzerlikleri açısından bakınca Türeyiş, genişleme ve yok oluş esnasında yeniden can bulup canına derman katarak insanlık tarihini yazmaya devam ettik.
Atalarımız Anadolu’yu yurt edinmeseler Alanya’mız nasıl Türk Yurdu olacaktı. Sultan Alaaddin nasıl “Alaiye” adını vererek tersane, imarethane ve kısaca Selçuklunun kışlak başkenti nasıl yapacaktı?
Şimdi biz “Türkiye Türklerindir” derken yahut “Anadolu Türk Yurdudur” derken hamaset mi yapmış oluyoruz. Elbette hayır… Tarih ortada, verilen mücadele ortada ve gerçekler ortada.
Ey Türkoğlu, Yörük Beyleri!
Başka Alanya yok, başka Türkiye yok. Vatanımıza sahip çıkalım, şehrimize sahip çıkalım. Her ne iş yaparsak yapalım, Türk’ün töresine uygun ve inancımızın emrettiği şekilde yaşayalım. Vatanımızı sevelim, üretelim ve üretirken işimize hile katmayalım.
Unutulmasın ki bu kutlu vatan bir “miras” değil atalarımız tarafından “emanet” olarak bırakılmıştır. Miras malı alınır, satılır vs gibi süreçler olabilir lakin emanet için böyle bir lüksümüz yoktur. Emanet, emanettir ve sahip çıkılır.
Bu vesileyle zafer haftamızı kutlar, Başbuğlarımız Sultan Alparslan ve Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, askerlerini ve bilumum varoluş mücadelemizde emek veren ölmüşlerimizi hürmet ve minnetle anıyorum.
Aziz ruhları şad olsun…