Son yıllarda danışanlarımdan en sık duyduğum cümle şu: “Hocam, yemeklerimi artık dikkatli seçiyorum ama yine de kilo veremiyorum.”

İlk sorum da hep aynı oluyor: “Günde kaç adım atıyorsun?”

Ne yazık ki çoğu kişi o an fark ediyor ki, asıl sorun tabaktaki yiyeceklerden çok koltuktaki saatler.

Eskiden sokaklarda oynayan çocukları görürdük; şimdi telefon ve tablet başında saatlerini geçiren minikler var. Yetişkinler için de farklı değil: işten eve, evden işe… Arada da arabadan inmeden halledilen işler. Gün içinde attığımız adım sayısı bazen bir apartman koridorunu geçmeye bile yetmiyor.

Peki bunun sonucu ne oluyor?

Hareketsizlik, yediklerimizi yakma şansımızı elimizden alıyor. Yavaşlayan metabolizma, depolanan yağlar, artan bel çevresi… Bir bakmışız “fazladan birkaç kilo” dediğimiz şey, obezitenin başlangıcı olmuş.

Şunu hep söylüyorum: Obezite sadece estetik bir mesele değil, sağlık sorunudur.

Kalp hastalıklarından şeker hastalığına, eklem ağrılarından uyku problemlerine kadar birçok sorunun kapısını aralıyor.

Ama işin güzel yanı şu: Küçük değişiklikler bile büyük fark yaratıyor.

Asansör yerine merdiven kullanmak,

Gün içinde 20-30 dakikalık tempolu bir yürüyüş yapmak,

Televizyon karşısında geçirilen süreyi azaltıp biraz hareket eklemek…

Bunlar “spor salonuna yazılmadan” da hayatımıza dahil edebileceğimiz basit ama etkili adımlar.

Ben danışanlarıma hep şunu söylerim:

“Hareket, en ucuz ilaçtır.”

Yan etkisi yok, reçeteye gerek yok. Yeter ki kararlılıkla başlanıp sürdürülsün.

Bugün kendimize küçük bir söz verelim: Telefonu elimize aldığımız kadar kolaylıkla yürüyüş ayakkabımızı da giyelim. Çünkü hareketsizlik sessizce bizi esir alıyor; ama anahtar hâlâ bizim elimizde.