Gönül fetihcileri ve Seydi Mahmut -1

(HİCAZDAN-HORASANA, HORASANDAN -ANADOLUYA)

Hayat; “her başlayan biter, her gelen gider, her yeni eskir, her taze bayatlar, her yaşayan ölür” ifadelerinin düşünce dünyamızda kısaca anlam bulduğu, “doğum-ölüm” arasındaki küçük “-“ çizgiden ibarettir. İnsanoğlunu değerli kılan onun doğması, yaşaması, uzun yaşaması, çok mala sahip olması, zengin olması değildir. İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır Hadisi Şerifi; her şeyi tüm açıklığı ile ortaya koyuyor. Aslolan gök kubbede hoş bir sadâ bırakıp gidebilmektir. Onun için bilhassa bizim tarihimizde, Müslüman Türk Tarihinde; insanlığa kandil olmuş, yol gösterici büyük zatlar vardır. İki kapılı bir han olan, bu dünyada kazananlar hep iyilik yapanlar, kaybedenler de hep kötülük yapanlar olmuştur. İyilikler dünyayı daha yaşanılır, huzurun merkezi yaparken, kötülükler yaşanılmaz, çekilmez, ıstırabın adresi yapmıştır hep.

Kadim tarihimizde insanların ve toplumların sorunlarını çözmek ve onların daha müreffeh bir hayat sürmelerini sağlamak amacıyla, gönüllülük üzerine çalışmalar yapan vakıflar ve imarethaneler hep olagelmiştir. Özellikle Selçuklu ve Osmanlı vakıfları medeniyetimizin medar-ı iftiharı olup, diğer medeniyetlere de örnek teşkil etmişlerdir. Bugün batının çok önem verdiği sivil toplum kurumlarını oluşturma fikrinin evveliyatında bizim vakıflarımız ve derneklerimizin olduğu görülüyor. Bunu da bizden aldıklarını açıkça ifade ediyorlar. Avrupalılar; kıraathaneyi, kahve içmeyi, tespih çekmeyi ve hamam kültürünü sizden öğrendik diyerek bizim kültürel değerlerimizi incelediklerini de saklamıyorlar. Zira biz kahvehanede bir araya gelip mahallenin sorunlarını tartışırız ve kahvede hükümet kurar, hükümet yıkarız. Farkında olmadan yaptığımız bu faaliyet esasında çok değerli bir eylem. Avrupa bizim İslam anlayışından da gelen cemaat kültürümüzü ve birlikte sorun çözme yöntemimizi asırlar sonra keşfediyor. Ve bu nedenle sivil toplum örgütlerinin kurulmasına ve çalışmalarına ekonomik anlamda büyük destekler vermeye başlıyor.  İlk defa 1996 yılında İstanbul’da yapılan Habitat toplantısına; hükümet başkanları, belediye başkanlarının yanında sivil toplum kurumlarının da katılması sağlanıyor. Burada alınan kararlar çerçevesinde, bir sivil toplum hareketi olarak kent konseylerinin kurulmasının da önü açılıyor. Ülkemizde de 1999 yılındaki Marmara Depreminde devlet yönetiminin acziyeti ortaya çıkınca vakıfların ve sivil toplum kurumlarının önemi daha çok anlaşılıyor. Böylesine doğal afetlerde sivil toplum kurumları uzmanlık alanlarına göre daha hızlı hareket edebiliyorlar. Amaçları ve misyonları doğrultusunda toplumun ihtiyaçlarını ivedilikle çözüme kavuşturuyorlar.

Tarihsel serüveniyle onur duyduğumuz medeniyetimiz ve dinimizin bize kazandırmış olduğu, bizi biz yapan değerlerimiz; iyilik yapma, zorda kalmışlara yardım etme, ilim ve irfan ehline destek olma ve sahip olduğumuz yardımlaşma kültürü iyi insan olmanın hep şiarı olarak görülmektedir. Dinler tarihinde de insanların doğru yolda olması, inançlı ve iyi insan olması ve bunun sonucunda da, ebedi hayatta selamete ermesi, vaat edilen makamları kazanması için yapılması gerekenler defaatle anlatılır. İslam Dini’nde; Bir kişinin doğru yola girmesine ve inanmasına vesile olmanın önemi hep işaret edilir. Cenneti kazanmanın ve vuslata ermenin en kolay yollarından birisi bir kişinin hidayete ermesine vesile olmaktır. Bu mesele üzerinde gayret etmeyi ve çalışmayı İslam teşvik etmektedir. İslamiyet’in yayılmasının başlangıcında Peygamber Efendimiz tebliğ vazifesini insanüstü bir gayret göstererek yirmi üç yılda eksiksiz olarak yerine getirmiştir. Tebliğ vazifesinde krallara, devlet başkanlarına mektuplar yazarak onları İslam’a davet etmiştir. Tüm insanlığa ve dünyaya evrensel olarak gelen İslam’ın daha çok yayılması ve kurtuluşa erenlerin çoğalması için Efendimiz; Ashab-ı Suffede yetiştirdiği ilim sahibi âlimleri başka memleketlere göndermiş, Kuran’ın ve İslam’ın öğretilmesini teşvik etmiştir. Tebliğ vazifesini tamamladığında son olarak Veda Hutbesinde, teşbihte hata olmasın, Müslümanların onayına sunmuş, Müslümanlar hep bir ağızdan tebliğ görevinin yapıldığını tasdik edince, Efendimiz üç defa: “Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab, Şahit ol Ya Rab” diyerek vazifesini tamamlamanın huzuru ve sevincini yaşamıştır.

“İlim Çin’de de olsa gidiniz öğreniniz” diyen bir Peygamberin soyundan gelen Peygamber âşıkları, onun vefatından sonra; İslam’ın emrettiği şekilde ve onun öğretileri üzerine yaşamışlardır. İlim öğrenme ve öğretme yolunda her türlü fedakârlığı göstermişler; dünyanın her yerine dağılarak Hz. Peygamberin müjdesine nail olmaya çalışmışlardır. Bilhassa Efendimizin torunları Hz. Hasan Efendimizin soyundan gelenler; “Şerifler” ve Hz. Hüseyin Efendimizin soyundan gelen; “Seyitler” İslam yolunda ilim ve irfanın yayılması için hicret etmişler. Onlar, bu fani dünyada bir devlet kurup onun riyaset makamında saltanat sürmeyi tercih etmemişlerdir. Elbette inançlarını yaşayabilmek için devlet müessesi ve yönetiminin olması elzemdir. Ancak devlet-ebet-müddet felsefesi gereğince devleti yönetecek kadroların, dava adamlarının; ilim ve irfan yolunda yetiştirilmesi daha elzemdir. Onun için ilim ve irfan yolculuğu daha faziletlidir. Bugün anayurdumuz Orta Asya’nın ve Anadolu’nun tarihine baktığımızda, yurdumuzun her bölgesinde gönülleri fetheden gönül yolcularının ve gönül fetihçilerinin izlerine rastlarız. Köylerimizde dahi İslam’ı anlatmak için gelen; manevi koruyucularımız Seyitlerin, tasavvuf ehli zatların, erenlerin ve gazilerin izlerini, türbelerini ve mezarlarının olduğunu görebiliriz.

(DEVAMI YARIN)

{ "vars": { "account": "G-0GZNXP00R2" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }