• BIST 107.212
  • Altın 151,535
  • Dolar 3,6828
  • Euro 4,3280
  • Antalya 29 °C
  • Ankara 18 °C

Teyze Kızı Emine nihayet elimi tuttu…

İbrahim İpbüker

Bir erkeğin, “delikanlılık” dönemlerinde gönlünü kaptırdığı “potansiyel yavuklusu” tarafından, “ayran gönüllü” muamelesine tabi otutulması kolay atlatılır bir durum değil…

Kendimden biliyorum…

Teyze Kızı Emine’nin daha kafadan “neyimi sevdin benim, hem sen daha öncede teyzemin kızı Emine’yi seviyormuşsun” diye “arıza çıkartması” karşısında önce bocaladım…

Mantıklı bir açıklamayla durumu kurtarmak anlamında zerre kadar fikir oluşmadı kafamda…

Ve aklıma gelen ilk formül olan “gönlünü okşama” yolunu tercih ederek, “Ama sen çok daha güzel ve alımlısın, gönlüm sana kaydı” deyiverdim…

Bu formülün işe yarayacağından çok emin değildim doğrusu ama Teyze Kızı Emine’nin “hi hi hi gerçekten mi” diye kıkırdamasıyla rahatlayıp, derin bir “ohhh” çektim…

Ve o cesaretle, gözlerinin içine manalı manalı bakıp, “sevdiğin birisi var mı, doğru söyle ama” diyerek “en can alıcı” soruyu yapıştırdım…

Biz böyle öğrendik çünkü…

Bu tür mevzularda “delikanlılık raconunun” en önemli maddesi, başkasını sevdiğini söyleyen bir kıza “bacı” gözüyle bakmaktır…

Bir başka deyişle, “aşka, sevgiye” saygı duymaktır…

Bizim tayfa her ne kadar mahalledeki “Orhan Baba” taraftarları arasında yer alsa da, “Ferdi Baba’nın” şarkılarından da etkilenmişliğimiz olmuştur doğal olarak…

“Bir sevdiğin varsa ne olur söyle, giderim bu diyardan merak etme sen” gibi…

“Aşk katıksız ekmek gibi olmalıdır” felsefesi ile büyüdüğümüz için, yavuklumuzun gönlünde “başka bir aslan” yatmasını asla kabul etmemişizdir…

İşte bu nedenle hiçbir zaman “ayran gönüllü” olmadım, olamadım…

Sevdiysem ve sevildiysem, olay bitmiştir…

Ölümüze giderim o aşkın, sevginin peşinden…

Ve kimse beni “sevmek zorunda” değildir…

“Ben buyum, sevecek olan böyle sevsin, sevmeyene de eyvallah” diye bakmışımdır her zaman hayata…

O heyecan ve ruh hali ile nasıl becerdim, dilim bir anda nasıl “çözüldü” tam bilemiyorum ama, yukarıda anlattıklarımın hepsini bir bir yumurtladım Teyze Kızı Emine’ye…

Bir ara işi yine yokuşa sarıp, “peki diğer Emine” diyecek oldu…

“Bak, o başkasına gönlünü kaptırdı, Fırıncı Çırağı Parlak Yaşar’ı sevdi, saygı duyuyorum, o artık benim bacım” diyerek tıkadım lafı ağzına…

Aradan 10 saniye geçti geçmedi, elimde müthiş tatlı ve iç gıcıklayıcı bir “sıcaklık” hissettim…

Baktım Teyze Kızı Emine’nin sağ eli, benim sol elimin üzerinde…

Yüreğim ramazan davulu gibi atmaya başladı tekrar…

Öyle demeyin ama…

O dönemler şimdiki gibi değil…

Yavuklunla el ele tutuşmak demek, “nikahı basıp, çoluk çocuğa karıştın” demek gibi bir şey…

Ne yalan söyleyeyim, daha ilk buluşmamızda “ilk hamleyi yapma cesaretini” asla ve asla gösteremezdim…

Bu anlamda ilk hamle, Teyze Kızı Emine’den gelince hem çok heyecanlandım, hem de çok şaşırdım…

Diğer taraftan da, “acaba beni imtihan mı ediyor” diye “gıcık kapmadım” değil…

Yanlış bir şey yapıp, “sınavdan çakmamak” adına sol elimi milim kıpırdatamadım…

Sıcaklığını hissediyorum, cesaretimi toplasam sağ kolumu boynuna dolayacağım ama bu benim için “ayda ayıyla el ele yürümek” gibi bir şey…

Yapamadım doğal olarak…

Aradan birkaç dakika mı yoksa üç beş saat mi geçti hatırlamıyorum ama, bizim Dana Memed’in boru gibi sesiyle irkilip, kendimize geldik…

Kaşımıza dikilip, “ohoo bunlar mercimeği fırına vermişler” deyiverdi…

İçimden “hay senin mercimeğinin de fırınının da” derken Teyze Kızı Emine ani bir refleksle elini elimin üzerinden çekip, ayağa kalktı…

Hiçbir şey söylemeden, Komşu Kızı Emine’nin koluna girerek hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladılar…

Arkalarından bakakaldım öylece…

İyice uzaklaşıp, gözden kaybolduklar ve kafamı yavaş yavaş Dana Memed’e doğru çevirdim…

Dünya umurunda değil, elindeki haşlanmış mısırı kemirmekle meşgul, bir tane de koltuğunun adlında var…

Kendisine öfkeli öfkeli baktığımı görünce başına geleceği anladı…

Koltuğunun altındaki haşlanmış mısırı uzatarak, “sensiz boğazımdan geçmedi birader” dedi…

Hışımla aldım elindeki haşlanmış mısır koçanını…

Sonra ne mi oldu?...

Bunu şu anda ben de bilmiyorum, haftaya devam ederiz artık…

Mutlu ve keyifli pazarlarınız olsun…

****

Barış Manço Okulları’nı yürekten kutluyorum…

Barış Manço…

Bu ismi okur okumaz hemen hemen hepinizin yüreğine “sımsıcak duygular” düşmüştür, eminim…

Hele hele bizim kuşaktan olanların…

Kaliteli müzik, adamlık, insanlık, bilgi, kültür, sevgi, aşk, gezmek, öğrenmek, felsefe…

Sarı Çizmeli Mehmet Ağa…

Domates, biber, patlıcan…

Zürafanın şaşkını…

Dağlar dağlar…

Ayı…

Arkadaşım eşşek…

Gülpembe…

Bu liste uzar gider böyle, anılar da…

İşte 7’den 77’ye kadar her kese mal olmuş, her kesimin “sevgilisi” haline gelmiş bir büyük insanın ismiyle Alanya’da bir özel okul faaliyete başladı, malumunuz…

Özel Barş Manço Okulları…

Tuttuğunu koparan ve hem iyi bir eğitimci hem de iyi bir yönetici olan, Kurucu Okul Müdürü Ahmet Ünal hocamın nazik daveti üzerine, geçtiğimiz Cuma akşamı Alanya Kültür Merkezi’nde aldım soluğu…

Rahmetli Barış Manço’nun, “beni ölüm değil, doğum günlerimde anın” vasiyeti nedeniyle, anma programı yapılacak…

Uzatmayalım…

İğne atsan yere düşmeyecek şekilde “hınca hınç” dolan salondaki program, rahmetlinin eşi Lale ve oğlu Doğukan Manço’nun gelmesiyle başladı…

Yaklaşık 30 yıldır bu mesleğin içinde kalem sallayan birisi olarak, belki de binlerce bu tür program izlemişimdir…

Ama inanın abartmıyorum, hayatımda ilk kez bu kadar “duygu dolu”, bu kadar “güzel hazırlanmış”, bu kadar “detayları düşünülmüş” ve bu kadar “harika olan” bir programa tanık oldum…

Zaman zaman duygusala bağlandım, gözlerim doldu…

Zaman zaman gülümsedim, zaman zaman düşüncelere daldım…

O coşku, o sevgi, o saygı ve o başarı karşısından “şapka çıkartıyorum” dedim kendi kendime…

Başta okulun Kurucu Müdürü Ahmet Ünal hocam olmak üzere, emeği geçen herkesi yürekten tebrik ediyorum…

Harikaydınız çocuklar…

****

Bugün Çalışan Gazeteciler Günü…

 

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tür “özel günlere” karşı içim bir türlü ısınamadı gitti…

Gerek doğum günleri, gerekse “nişanlılık” ya da “evlilik” yıldönümleri gibi tarihleri hatırlamakta zorlandığım için yediğim fırçaların haddi hesabı olmadığındandır belki, bilemiyorum ama “özel günlere” karşı hep “çekkin” durmuşumdur…

Özellikle de “Sevgililer Günü” olayına…

Yazının başlığında Çalışan Gazeteciler Günü” dedik, mevzu iki cümle sonra “Sevgililer Günü’ne” geldi dayandı…

Lafa buradan devam edersek iş çok uzar, içinden çıkılmaz bir hal alır…

En güzeli hızlı bir şekilde “U dönüşü” yaparak, asıl mevzuya gelmek…

Yıllarca bu günü kutlayan, aynı zamanda “günü kutlanan” bir gazeteci olarak, bugün bir kez daha aynı nakaratlara tanık olacağım…

“Şikayetçi” değilim, yanlış anlaşılmasın…

Ama özellikle son dönemlerde ülkemiz açısından medyanın geldiği noktaya bakınca gerçekten üzülüyorum “aşık olduğum” mesleğim adına…

Bunları öyle uzun uzun anlatmama gerek yok, hepiniz gelinen noktanın farkındasınız zaten…

İşte bu pencereden bakınca, “iyi ki yerel medyada kalem sallıyorum” diyorum kendi kendime…

İyi ki…

Yaygın medyadaki o “kirlilik, sindirilmişlik, baskı, korku, endişe, bölünme, kamplaşma, rantı paylaşma” durumları yerel medyada “şimdilik yok” çok şükür…

Varsa da “devede kulak” bile kalmaz…

Ama inanın bana, Alanya’da “o kulak” bile yok…

Alanya medyası, tümüyle “Türkiye’ye örnek olacak” bir anlayışla, (ufak tefek dalgalanmalar hariç) yoluna emin adımlarla devam ediyor…en önemlisi de, saygınlığını, inanırlılığını “namusu bilip, korumasını” her şeye rağmen becerebiliyor…

Bunda “medyasına sahip çıkan” Alanya halkının da büyük katkısı var elbette…

Türkiye’de “yerel medyayı” çok iyi bildiğine inanan bir gazeteci olarak bunları “inanarak” söylüyorum…

Ve son olarak diyorum ki…

İyi ki Alanya’da kalem sallıyorum…

Dahası, “İyi ki Gerçek Alanya Gazetesi Ailesi içindeyim”…

Tüm meslektaşlarımın “Çalışan Gazeteciler Günü kutlu olsun”…

Zaman içinde benim de çok başıma gelen “işsiz kalmış meslektaşlarıma” sabırlar dilerim…

Tüm sorunlar, bugüne özel “iyi dilek ve temenniler” sayesinde çözülebilseydi keşke…

Keşke, ama imkansız…

Yıllar bana bunu öğretti çünkü…

**

Pazar neşesi

**

Temel her gün meyhaneye gider ve her gün üç kadeh içki içermiş…

Garsonun dikkatini çekmiş bu durum ve sebebini sormuş…
“Her gün neden üç kadeh içki içersiniz?”..
Temel yanıt verir:
“Biz üç çok iyi arkadaşız, her gün beraber içerdik. Şimdilerde iki arkadaşım uzaktalar. Ben onların yerine de içiyorum”…
Aradan zaman geçer. Temel bir gün gelir ve bu kez iki kadeh içki ister…

 Garson şaşırır ve sorar…
-Hayırdır bugün iki kadeh içiyorsunuz yoksa arkadaşlarınızdan birisi mi öldü?”..
Temel gayet sakin yanıt verir…
-Hayır, ben içkiyi bıraktım da”…

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Gerçek Alanya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 242 513 6 513