• BIST 106.991
  • Altın 151,481
  • Dolar 3,6762
  • Euro 4,3196
  • Antalya 16 °C
  • Ankara 3 °C

“Aşk adamının” maceraları başlıyor…

İbrahim İpbüker

Her zaman, her ortamda söylerim “tam bir aşk adamıyım” diye…

Anam, nam-ı diğer Sevim Hanım, “oğlum yazı yazsın, gazete hazırlasın bir de aşık olsun, başka da bir halta yaramasın” diye doğurmuş sanki beni…

Tam da öyleyim gerçekten…

Taaa “ilk gençlik yıllarıma” kadar dayanır bu mevzunun mazisi…

Övünmek gibi olmasın ama, bizim mahallenin “büyük adam olacak” diye sınıflandırdığı çocuklar arasında ilk sırada yer aldığım için yeni yeni “ötmeye” başladığım ilk gençlik yıllarım biraz “havalı” geçti…

Anlatayım…

Patronluğunu demeyeyim de, “ustalığını” Saniye teyzenin yaptığı bir dikiş-nakış kursu vardı bizim mahallede…

Mahalledeki tüm genç kızların yanı sıra, komşu mahallelerdeki kızlar da bu kursa gelirlerdi…

Bu anlamda, bizim açımızdan “en şanslı” mahalle bizimkisiydi…

Öyle, şimdinin Halk Eğitim Kursları gibi ya da Alanya’nın turizmi “sezonluk” falan da değildi, yılın 12 ayı aralıksız devam ederdi…

Ben diyeyim 30, siz deyin en az 31 genç kızın katıldığı bu kursta “üzerime bahisler oynandığını” bilirim, inanın bana…

Son yıllarda “saçlara ak düşürüp, göbeği haşmetli hale” getirdiğim için “gözden düşmüş” olabilirim ama o yıllarda kazın ayağı böyle değildi…

Hepsi de “bekar” olan kızlar, kendi aralarında, “İbo’yu önce ben kafaya alırım, yok ben ayarlarım” şeklinde iddiaya girerlerdi yani…

İddiaya girerlerdi ama, bizim kuşağın en şansız olduğu konulardan birisi “iletişim yetersizliği” idi…

Şimdiki gibi çoluk-çocuk herkesin elinde cep telefonu olmadığı gibi, “ev telefonu bile oldukça lüks” sayılırdı…

Haberleşmek için tek seçeneğimiz vardı, “mektuplaşmak”…

“Mektuplaşmak” deyince aklınıza hemen “pullu-mullu”, postacı tarafından getirilen mektup gelmesin…

Sözünü ettiğim mektuplar, “gayri meşru” yollardan ulaştırılan ve “birinci derecede gizliliği” olan “aşk mektupları”…

Eğer maçanız sıkıyorsa, komşu mahallenin kızına “resmi yoldan”, postacı eliyle “aşk mektubu” gönderin de görelim ne kadar delikanlı olduğunuzu…

Gönderemezsiniz, çünkü mektup direkt olarak “babanın eline” geçer ki, sonunuz pek hayırlı olmaz…

Her neyse uzatmayalım…

O biraz önce sözünü ettiğim Saniye teyzenin dikiş-nakış kursundaki öğrenci kızlardan her gün onlarca mektup gelirdi şahsıma…

Sırf bunun için kendime “özel bir ulak” tutmuştum…

Mahallenin henüz “sümüğü burnunda” çocukları arasından kendime göre “en uyanık ve en sırdaş” gördüğüm Süleyman’a, şahsıma özel ulaklık yaptığı için az rüşvet vermedim…

Hiç abartmıyorum, Süleyman’a aldığım naneli şeker, elmalı şeker, çikolata, gofret, horozlu şeker, pamuklu şeker gibi ürünlere verdiğim parayı biriktirseydim, mahallenin yarısına sahip olurdum bugün…

Görüyorsunuz işte, “aşk” için ne kadar fedakarlık yapmış bir adamım,  boşu boşuna “tam bir aşk adamıyım” diye dalmadım yazıya…

“Feda olsun, hiç pişman değilim” diyelim ve devam edelim mevzumuza…

Ulak Süleyman bir gün yine burnunu çeke çeke geldi yanıma…

Yanımda mahallenin diğer gençleri olduğu için, bir gözünü kırpıp, başını sağa doğru sallayarak, “abi bi dakka bakar mısın” anlamında çaktı işaretini…

“Yine bir aşk mektubu geldi” diye heyecanlanarak kalkıp, Süleyman’ın boynuna elimi attım ve yürümeye başlar başlamaz, “ne var lan noldu” diye sordum…

Omuzlarını yukarı aşağı kaldırıp indirerek, “söylemem” dedi…

Süleyman bu, rüşvetini almadan asla laf alamazsın ağzından…

Sinirlendiğimi çaktırmamaya çalışarak, kolundan tutup, mahalle bakkalı Kör Sait’in dükkanına doğru sürükledim bunu…

Cebimdeki üç-beş kuruşla gönlünü zor bela yaptım ve “öt bakalım” dedim…

“Hadi iyisin yine” diyerek, çorabının içinden bir mektup çıkarıp uzattı…

Sabırsızlıkla “kimden” diye sordum…

“O’ndan” dedi kafasını manalı manalı sağa sola sallayarak, “Emine abladan”…

İşte o anda kalbimin duracağını hissettim…

Çünkü, Saniye teyzenin dikiş-nakış kursundaki tüm kızlar bana hayrandı, ben de Emine’ye…

Belki de “çok güzel” bir kız değildi, kurstaki genç kızların içinde Emine’den çok daha güzel, alımlı, çalımlı, gözü de gönlü de ben de olan kızlar vardı ama Emine benim için başkaydı…

“Gönül bu, ota da konar boka da” dedikleri türden bir şeydi işte…

Ulak Süleyman’ın elinden mektubu nasıl kaptım, nasıl bir çırpıda açıp, bir solukta okudum tam netleyemiyorum şimdi ama gerçekten “müthiş” bir mektuptu…

Mektupta neler yazıyordu, şahsım adına iyi mi oldu, kötü mü işin bu boyutlarını da haftaya pazar günü anlatırım artık…

Yerimiz bitti, yapacak bir şey yok…

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Gerçek Alanya | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 242 513 6 513